inicio mail me! sindicaci;ón

“Bakanlar Kurulu Değişikliği Üzerine - Dışişleri” Yazıma Karabekir’in Yorumu ve Eleştirileri

Fuat,
 
Bu konuda açıkçası sana pek katılmadığımı söylemek zorundayım. Bence Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olması yerinde bir hareket. AKP’nin yurtiçindeki birçok icraatından rahatsızlık duysam da, dışişleri konusundaki girişimlerini - çoğunlukla - olumlu buluyorum. Bunların arkasında da Davutoğlu yer alıyor. O yüzden, en basitinden, hükümetin dış politikasına yön veren kişinin ‘başbakan yardımcılığı’nın ötesinde bir resmi makama sahip olması ve perde arkasından ayrılıp sahneye çıkması bence sağlıklı bir gelişme.
                                                                                                                    
Davutoğlu’nun dışişlerine yaklaşımı ‘stratejik derinlik’ adlı teorisi üzerine inşa edilmiş durumda. Stratejik derinlik, Türkiye’nin iki kutuplu (batı-doğu) bir dünya ekseninde kutuplardan birini (batıyı) seçip, diğerine sırtını dönmesini eleştiriyor. Bunun yerine, dışişlerine iki zıt kutup üzerinden değil de, merkezinde Türkiye’nin bulunduğu ve kademe kademe genişleyen ilişkiler ve etki halkaları üzerinden bakmayı öneriyor. Yani öncelikle komşularla sorunsuz ilişkiler, sonra geniş bölgede Türkiye’nin etkisinin artırılması, sonra büyük güçlerle ilişkilerde denge. Bu bağlamda, özellikle Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslarda, Türkiye’nin tarihi, kültürel, dini, milli vs. bağlarından yararlanmasını ve kendi ‘sphere of influence’ını yaratmasını öngörüyor. Fakat bunu, militarist bir yaklaşımla değil, diplomatik ve ticari ilişkileri geliştirerek yapmayı planlıyor.
 
Ben bunu mantıklı ve geç bile kalınmış buluyorum. Bizde ve batıda bazı kesimler söz konusu gelişmeleri Türkiye’nin batıdan uzaklaştığına yoruyorlar ki bu alarmist yaklaşıma ben pek katılmıyorum. Çünkü dediğim gibi, burada salt bir batı - doğu ekseni öngörülmüyor. Yine bazıları bu yaklaşıma ‘Neo-Ottomanist’ lakabını takıyor ve Cumhuriyet’in katı Batıcılığıyla taban tabana zıt olduğunu iddia ediyor. Doğruluk payı var. Ama olayı ideolojik değil pragmatik bir değişim olarak değerlendirmek, ve ideolojiler çatışması içine sıkıştırmamak yararlı olabilir.
 
Değişen dünya düzeni içerisinde güç dengeleri tek odaktan birkaç farklı odağa kayarken Türkiye kendini avantajlı bir pozisyona yerleştirmelidir. Tüm yumurtaları aynı sepete koymanın bir yararı olmadığı – AB’den gelen ‘siz ne yaparsanız yapın bizi sizi almayacağız’ mesajıyla da - açıkça görülüyor. Denge siyaseti üzerinden rakip güçlerle ilişki geliştirmek ip üstünde cambazlık gibi bir şey. Dikkatli olmak gerek. Ancak hesaplı ilerletildiği müddetçe, bu siyaset orta boy bir kuvvet olan Türkiye’ye boyundan büyük meselelerde ağırlık ve manevra kabiliyeti kazandıracaktır.
 
Hiç değilse, Türkiye’yi “tüm komşular potansiyel düşmandır” zihniyetinden uzaklaştırdığı için bu yaklaşımdan memnuniyet duyuyorum. Çevresine sadece şüphe ve tedirginlikle yaklaşan bir ülke (üstelik Türkiye’ninki gibi bir orduya da sahip ise), çevresinde sadece şüphe ve tedirginlik uyandırır.
 
Hükümetin Kafkaslar, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz politikaları aşağı yukarı bu bakış açısının bir ürünü. Kıbrıs’ta çözümü/birleşmeyi savunmak ve sorunun kaynağı imajından sıyrılmak mesela. Ayrıca İsrail ve Azerbaycan-Ermenistan meselelerinde yapılanların hepsini onaylamasam da genel olarak gidişatın mantıklı olduğunu düşünüyorum.
 
Ortadoğu konusunda, militarist politikalarla kendini izolasyona sürükleyen şu noktada İsrail’in kendisi. Gazze’de yarattıkları yıkım İsrail’i savunmayı çok zor hale getirdi. Ve Filistinlilere genel olarak ama özellikle de batıda sempatiyi artırdı. İsrail iki devlet fikrinden gittikçe uzaklaşırken,  dünyada iki eşit ve bağımsız devlet olmadan Filistin sorununun çözülemeyeceğine dair kanı iyiden iyiye yerleşiyor. Bölgede, özellikle Obama hükümetinin uzlaşma yanlısı yaklaşımı sonucu yumuşak bir hava esmeye başlamışken (İran ile diyalog girişimi ve seçimlerde Ahmedinecad’ın devrilme olasılığı; Suriye’yi rehabilite etme planları) Amerika ile bile ilişkileri geren aşırı sağcı bir hükümet başa geçiyor İsrail’de.
 
Yani akıntıya karşı kürek çeken İsrail. Bununla birlikte, Türkiye’nin kendi güvenliği ve stratejik konumu açısından Suriye ve İran ile ilişkileri belli bir noktada ‘maintain’ etmesinde yarar var. Aynı zamanda, AKP hükümetinin İsrail ve Suriye arasında ve ABD – İran arasında arabuluculuk yapmış olma çabaları bence önemli. Pek somut bir sonuç çıkmasa da (ki bunun dış sebepleri var) Türkiye’nin girişkenliği ve “bölgedeki her değişiklikte benim de rolüm olacak” demesi açısından manidar.
 
Hükümetin aynı zamanda Kuzey Irak’taki Kürt varlığının inkar edilemez bir gerçek olduğunu fark etmiş olması ve Abdullah Gül’ün (onu da hala hükümetten sayıyorum) son Bağdat ziyaretindeki gelişmeler, Abant zirvesinin Erbil’de yapılması fikri aslında olumlu. Irak’taki Kürt hükümeti dost bir Türkiye’ye muhtaç. Başka türlü nefes alması zor. Türkiye’de Kuzey Irak ile ilişkileri belli bir seviyeye getirerek hem kendi içinde güvenliği artırabilir hem de Irak’ta belli bir nüfuza sahip olur (Tabi bir de Türkiye’deki Kürtlerimize karşı aynı tutumu gösterebilseler! Dışişleriyle içişlerinin birbirine zıt işlediği bir konu da budur.) Öte yandan bununla birlikte Kerkük petrolleri sırf Kürtlerin eline kalmasın diye de Bağdat ve Amerika’da sıkı lobi faaliyetleri devam ediyor. Mukteda El Sadr’ın geçen hafta Türkiye’ye gelmesinin bir nedeni de bu. 
 
Ermenistan- Azerbaycan konusunda neden şikayetçi olduğunu anlayamadım. Türkiye için soykırım meselesinin sonu gelmez bir ağırlık olmaktan çıkabilmesinin tek yolu Ermenistan ile ilişkileri düzeltmekten geçiyor. İki halk arasında biraz yumuşama, diyalog sağlanabilmesi için hükümetlerin bazı kanalları açması gerekiyor. Ben bizi bu denli paralize eden Ermeni meselesinin Azerbaycan’a ipotek edilmiş olmasını doğru bulmuyorum. Çünkü Bakü’nün (ve Erivan’ın) kazanacağı veya kaybedeceği bir şey olmadan Karabağ konusunda ödün vereceğine inanmıyorum. Türkiye’nin Azerbaycan’ı kaybetmemesi lazım. Bu kesin. Bu demin bahsettiğim cambazlık işinin bir parçası. Ama unutmamak lazım ki Azerbaycan’ın da Türkiye’den ve batıdan tamamen kendini soyutlaması gibi bir opsiyonu yok. Şu ana kadar batıyla Rusya’yı dengelemeyerek belli bir bağımsızlık kazanmış Bakü için bir Moskova uydusu haline gelmek pek de çekici bir seçenek değil.
 
Ermenistan ile yol haritasının açıklanmış olması ve bunun Türkiye ve Minsk Grubu yöneticileri tarafından Karabağ konusunda çözüm arayışı ili paralel bir süreç olduğunun dile getirilmesi, Türkiye’nin ağırlığını koyarak iki sorunu birden çözüme itmesinin göstergesidir. Eğer işler planlandığı gibi gelişirse (ki  her şey olabilir) Türkiye Güney Kafkasya’daki en önemli aktör konumuna gelebilir. Bu Amerika ve AB’nin enerji planlarında yeni senaryolar ve fırsatlar ortaya koyar. Bu tabii Rusya ve İran’ın pek işine gelmiyor. İran’ın yapabileceği pek bir şey yok, Rusya ise Karabağ sorununu kendi çabalarıyla çözmek ve bu sayede bölgede etkisini daim kılmak için çabalıyor. Aslında Türkiye ve Rusya’nın çıkarları, Karabağ sorunun çözülmesi yönünde az çok örtüşüyor bile.
 
AB konusuna gelirsek, hükümetin bu alanda pek istekli davranmadığı gerçek. “Daha evvel göstermelik yapıyorlardı reformları, şimdi asıl yüzlerini gösterdiler” şeklinde yorumlayabilirsin gelişmeleri, ama bu süreç içerisinde AB’den Türkiye’ye devamlı negatif mesaj geldiğini de unutmamak gerekiyor (daha geçen gün Merkel ve Sarkozy Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını açıkça yinelediler). AB bu ekonomik kriz sürecinde kendi içindeki çatlaklarını ortaya koymuş durumda. Yani zor zamanda pek bir birlikten söz etmek mümkün değil. Böyle bir ortamda Türkiye’de AB heyecanının azalmış olması ve bunun da hükümete yansımış olması çok da şaşırtıcı değil açıkçası.
 
Hemen belirteyim, kesinlikle tamamiyle tav olmuş değilim hükümetin dış ilişkileri politikasına. Domestik ve uluslararası siyaset yaklaşımlarının birbirini tamamlaması gerekiyor. Türkiye kendini bir ‘merkez’ konumuna getirmek istiyorsa, ne gibi standartlar ve değerleri özümseyecek ve ihraç edecek, bu çok önemli. AB yolunda sırf bu yüzden devam etmek bence de bu yüzden gerekli. Türkiye’nin belli demokratik standartlara erişebilmesi için hala Avrupa örneğine ihtiyacı var.
 
Çevresine ağırlık hissettirecek bir Türkiye’nin bazı evrensel değerleri benimsemesi gerekiyor ki bu konuda da AKP yetersiz kalıyor. Filistin’de mazlumun hakkını korurken, kendi ülkendeki Kürt’e zulmetmek, Arap’ın Darfur’da yaptığı zulme göz yummak, ya da ağzı köpüklü milliyetçi/yobaz güruhu kendi Yahudi azınlığına karşı diş biletmek ancak sınırlı ve seçici bir adalet anlayışına işaret ediyor ki bu hakikaten endişe verici.
 
İçeride ve dışarıda evrensel birtakım prensiplere sahip çıkacak bir hükümet, benim hayalimdeki merkez sol eğilimli grassroots bir hareketin sonucu olabilir. Ama bir gün mucize olup öyle bir hareket yükselip memleketin başına da geçse ben yine ülkenin dış ilişkilerinin aşağı yukarı şu anda tutturulan pragmatik çizgide devam ettirilmesini tercih ederim.
 
Sevgiler,
 
Kara

Leave a Comment