Archive for May, 2009
May 16, 2009 at 4:13 pm · Filed under politics / economics
Umarım herkes Karabekir’in Dışişleri ile ilgili olan yazısını okumuştur. Hem genel olarak, hemde ana konular olarak Türkiye ve Dışişleri konularında çok güzel özetlemiş. Karabekir ayrıca, benim de daha önce yazmış olduğum Prof. Ahmet Davutoğlu’nun 61. Hükümet’te Dışişleri Bakanı olarak atanmasından duyduğum tatminsizlik ile ilgili olarak haklı eleştirilerini de yazmış. Bununla ilgili olarak bir iki açıklama yapmak istedim. Türkiye’de demokrasinin gelişmesine inanan ve “tek çıkış-kurtuluş” olarak gören birisi olarak Dışişleri ile ilgili olarak iki önemli konu beni aslında ilgilendiriyor.
1 - Avrupa Birliği: Evet Karabekir’in dediği gibi Almanya ve Fransa bizi istemediğini söyledi. Fakat bu tavırların Almanya-Fransa seçimleri öncesi, Davos’taki İsrail çıkışımızdan bir farkı var mı? Eğerki var ise ve gerçekten Avrupa tarafından istenmiyor isek, o zaman neden 2002′den beri ve her Türkiye’deki genel seçimlerde bu konuya bu kadar değinildi? Ben Türkiye’de demokrasinin ve insan haklarına olan saygının ancak Avrupa Birliği katılım süreciyle gelişebileceğine inanıyorum, bu sebepten de mevcut AB ile gelinen nokta beni tatmin etmiyor. Eğerki Avrupa ve Türkiye kamuoyları, Türk-AB ilişkileri konusunda negatif ise, bunun değiştirilmesi ve insanların bilgilendirilmesi konusunda adımlar atılmalı. Eğerki gerçekten sorun kamuoyu ise bu çözülebilir.
2 - Güneydoğu ve Kürt sorunu. Karabekir çok doğru bir tespit ile Kuzey Irak’taki Kürt Hükümeti’nin rahat nefes alabilmesi için dost bir Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu yazdı. Fakat aynı tespit masanın öteki tarafından da geçerli. Türkiye’nin Güneydoğu meselelerinde de rahat bir nefes alabilmesi için, Kuzey Irak’taki Kürt Hükümeti ile olumlu ilişkiler içerisinde bulunması da büyük bir avantajdır.
Diğer konularda ise, Karabekir’in yazdıklarını okuduktan sonra katılmamak mümkün değildir, kendisinin yazdığı gibi Dışişlerimizin pragmatik ve değişen Dünya düzenine ayak uydurması çok önemlidir ve lazımdır.
May 16, 2009 at 3:51 pm · Filed under politics / economics
Fuat,
Bu konuda açıkçası sana pek katılmadığımı söylemek zorundayım. Bence Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olması yerinde bir hareket. AKP’nin yurtiçindeki birçok icraatından rahatsızlık duysam da, dışişleri konusundaki girişimlerini - çoğunlukla - olumlu buluyorum. Bunların arkasında da Davutoğlu yer alıyor. O yüzden, en basitinden, hükümetin dış politikasına yön veren kişinin ‘başbakan yardımcılığı’nın ötesinde bir resmi makama sahip olması ve perde arkasından ayrılıp sahneye çıkması bence sağlıklı bir gelişme.
Davutoğlu’nun dışişlerine yaklaşımı ‘stratejik derinlik’ adlı teorisi üzerine inşa edilmiş durumda. Stratejik derinlik, Türkiye’nin iki kutuplu (batı-doğu) bir dünya ekseninde kutuplardan birini (batıyı) seçip, diğerine sırtını dönmesini eleştiriyor. Bunun yerine, dışişlerine iki zıt kutup üzerinden değil de, merkezinde Türkiye’nin bulunduğu ve kademe kademe genişleyen ilişkiler ve etki halkaları üzerinden bakmayı öneriyor. Yani öncelikle komşularla sorunsuz ilişkiler, sonra geniş bölgede Türkiye’nin etkisinin artırılması, sonra büyük güçlerle ilişkilerde denge. Bu bağlamda, özellikle Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslarda, Türkiye’nin tarihi, kültürel, dini, milli vs. bağlarından yararlanmasını ve kendi ‘sphere of influence’ını yaratmasını öngörüyor. Fakat bunu, militarist bir yaklaşımla değil, diplomatik ve ticari ilişkileri geliştirerek yapmayı planlıyor.
Ben bunu mantıklı ve geç bile kalınmış buluyorum. Bizde ve batıda bazı kesimler söz konusu gelişmeleri Türkiye’nin batıdan uzaklaştığına yoruyorlar ki bu alarmist yaklaşıma ben pek katılmıyorum. Çünkü dediğim gibi, burada salt bir batı - doğu ekseni öngörülmüyor. Yine bazıları bu yaklaşıma ‘Neo-Ottomanist’ lakabını takıyor ve Cumhuriyet’in katı Batıcılığıyla taban tabana zıt olduğunu iddia ediyor. Doğruluk payı var. Ama olayı ideolojik değil pragmatik bir değişim olarak değerlendirmek, ve ideolojiler çatışması içine sıkıştırmamak yararlı olabilir.
Değişen dünya düzeni içerisinde güç dengeleri tek odaktan birkaç farklı odağa kayarken Türkiye kendini avantajlı bir pozisyona yerleştirmelidir. Tüm yumurtaları aynı sepete koymanın bir yararı olmadığı – AB’den gelen ‘siz ne yaparsanız yapın bizi sizi almayacağız’ mesajıyla da - açıkça görülüyor. Denge siyaseti üzerinden rakip güçlerle ilişki geliştirmek ip üstünde cambazlık gibi bir şey. Dikkatli olmak gerek. Ancak hesaplı ilerletildiği müddetçe, bu siyaset orta boy bir kuvvet olan Türkiye’ye boyundan büyük meselelerde ağırlık ve manevra kabiliyeti kazandıracaktır.
Hiç değilse, Türkiye’yi “tüm komşular potansiyel düşmandır” zihniyetinden uzaklaştırdığı için bu yaklaşımdan memnuniyet duyuyorum. Çevresine sadece şüphe ve tedirginlikle yaklaşan bir ülke (üstelik Türkiye’ninki gibi bir orduya da sahip ise), çevresinde sadece şüphe ve tedirginlik uyandırır.
Hükümetin Kafkaslar, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz politikaları aşağı yukarı bu bakış açısının bir ürünü. Kıbrıs’ta çözümü/birleşmeyi savunmak ve sorunun kaynağı imajından sıyrılmak mesela. Ayrıca İsrail ve Azerbaycan-Ermenistan meselelerinde yapılanların hepsini onaylamasam da genel olarak gidişatın mantıklı olduğunu düşünüyorum.
Ortadoğu konusunda, militarist politikalarla kendini izolasyona sürükleyen şu noktada İsrail’in kendisi. Gazze’de yarattıkları yıkım İsrail’i savunmayı çok zor hale getirdi. Ve Filistinlilere genel olarak ama özellikle de batıda sempatiyi artırdı. İsrail iki devlet fikrinden gittikçe uzaklaşırken, dünyada iki eşit ve bağımsız devlet olmadan Filistin sorununun çözülemeyeceğine dair kanı iyiden iyiye yerleşiyor. Bölgede, özellikle Obama hükümetinin uzlaşma yanlısı yaklaşımı sonucu yumuşak bir hava esmeye başlamışken (İran ile diyalog girişimi ve seçimlerde Ahmedinecad’ın devrilme olasılığı; Suriye’yi rehabilite etme planları) Amerika ile bile ilişkileri geren aşırı sağcı bir hükümet başa geçiyor İsrail’de.
Yani akıntıya karşı kürek çeken İsrail. Bununla birlikte, Türkiye’nin kendi güvenliği ve stratejik konumu açısından Suriye ve İran ile ilişkileri belli bir noktada ‘maintain’ etmesinde yarar var. Aynı zamanda, AKP hükümetinin İsrail ve Suriye arasında ve ABD – İran arasında arabuluculuk yapmış olma çabaları bence önemli. Pek somut bir sonuç çıkmasa da (ki bunun dış sebepleri var) Türkiye’nin girişkenliği ve “bölgedeki her değişiklikte benim de rolüm olacak” demesi açısından manidar.
Hükümetin aynı zamanda Kuzey Irak’taki Kürt varlığının inkar edilemez bir gerçek olduğunu fark etmiş olması ve Abdullah Gül’ün (onu da hala hükümetten sayıyorum) son Bağdat ziyaretindeki gelişmeler, Abant zirvesinin Erbil’de yapılması fikri aslında olumlu. Irak’taki Kürt hükümeti dost bir Türkiye’ye muhtaç. Başka türlü nefes alması zor. Türkiye’de Kuzey Irak ile ilişkileri belli bir seviyeye getirerek hem kendi içinde güvenliği artırabilir hem de Irak’ta belli bir nüfuza sahip olur (Tabi bir de Türkiye’deki Kürtlerimize karşı aynı tutumu gösterebilseler! Dışişleriyle içişlerinin birbirine zıt işlediği bir konu da budur.) Öte yandan bununla birlikte Kerkük petrolleri sırf Kürtlerin eline kalmasın diye de Bağdat ve Amerika’da sıkı lobi faaliyetleri devam ediyor. Mukteda El Sadr’ın geçen hafta Türkiye’ye gelmesinin bir nedeni de bu.
Ermenistan- Azerbaycan konusunda neden şikayetçi olduğunu anlayamadım. Türkiye için soykırım meselesinin sonu gelmez bir ağırlık olmaktan çıkabilmesinin tek yolu Ermenistan ile ilişkileri düzeltmekten geçiyor. İki halk arasında biraz yumuşama, diyalog sağlanabilmesi için hükümetlerin bazı kanalları açması gerekiyor. Ben bizi bu denli paralize eden Ermeni meselesinin Azerbaycan’a ipotek edilmiş olmasını doğru bulmuyorum. Çünkü Bakü’nün (ve Erivan’ın) kazanacağı veya kaybedeceği bir şey olmadan Karabağ konusunda ödün vereceğine inanmıyorum. Türkiye’nin Azerbaycan’ı kaybetmemesi lazım. Bu kesin. Bu demin bahsettiğim cambazlık işinin bir parçası. Ama unutmamak lazım ki Azerbaycan’ın da Türkiye’den ve batıdan tamamen kendini soyutlaması gibi bir opsiyonu yok. Şu ana kadar batıyla Rusya’yı dengelemeyerek belli bir bağımsızlık kazanmış Bakü için bir Moskova uydusu haline gelmek pek de çekici bir seçenek değil.
Ermenistan ile yol haritasının açıklanmış olması ve bunun Türkiye ve Minsk Grubu yöneticileri tarafından Karabağ konusunda çözüm arayışı ili paralel bir süreç olduğunun dile getirilmesi, Türkiye’nin ağırlığını koyarak iki sorunu birden çözüme itmesinin göstergesidir. Eğer işler planlandığı gibi gelişirse (ki her şey olabilir) Türkiye Güney Kafkasya’daki en önemli aktör konumuna gelebilir. Bu Amerika ve AB’nin enerji planlarında yeni senaryolar ve fırsatlar ortaya koyar. Bu tabii Rusya ve İran’ın pek işine gelmiyor. İran’ın yapabileceği pek bir şey yok, Rusya ise Karabağ sorununu kendi çabalarıyla çözmek ve bu sayede bölgede etkisini daim kılmak için çabalıyor. Aslında Türkiye ve Rusya’nın çıkarları, Karabağ sorunun çözülmesi yönünde az çok örtüşüyor bile.
AB konusuna gelirsek, hükümetin bu alanda pek istekli davranmadığı gerçek. “Daha evvel göstermelik yapıyorlardı reformları, şimdi asıl yüzlerini gösterdiler” şeklinde yorumlayabilirsin gelişmeleri, ama bu süreç içerisinde AB’den Türkiye’ye devamlı negatif mesaj geldiğini de unutmamak gerekiyor (daha geçen gün Merkel ve Sarkozy Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını açıkça yinelediler). AB bu ekonomik kriz sürecinde kendi içindeki çatlaklarını ortaya koymuş durumda. Yani zor zamanda pek bir birlikten söz etmek mümkün değil. Böyle bir ortamda Türkiye’de AB heyecanının azalmış olması ve bunun da hükümete yansımış olması çok da şaşırtıcı değil açıkçası.
Hemen belirteyim, kesinlikle tamamiyle tav olmuş değilim hükümetin dış ilişkileri politikasına. Domestik ve uluslararası siyaset yaklaşımlarının birbirini tamamlaması gerekiyor. Türkiye kendini bir ‘merkez’ konumuna getirmek istiyorsa, ne gibi standartlar ve değerleri özümseyecek ve ihraç edecek, bu çok önemli. AB yolunda sırf bu yüzden devam etmek bence de bu yüzden gerekli. Türkiye’nin belli demokratik standartlara erişebilmesi için hala Avrupa örneğine ihtiyacı var.
Çevresine ağırlık hissettirecek bir Türkiye’nin bazı evrensel değerleri benimsemesi gerekiyor ki bu konuda da AKP yetersiz kalıyor. Filistin’de mazlumun hakkını korurken, kendi ülkendeki Kürt’e zulmetmek, Arap’ın Darfur’da yaptığı zulme göz yummak, ya da ağzı köpüklü milliyetçi/yobaz güruhu kendi Yahudi azınlığına karşı diş biletmek ancak sınırlı ve seçici bir adalet anlayışına işaret ediyor ki bu hakikaten endişe verici.
İçeride ve dışarıda evrensel birtakım prensiplere sahip çıkacak bir hükümet, benim hayalimdeki merkez sol eğilimli grassroots bir hareketin sonucu olabilir. Ama bir gün mucize olup öyle bir hareket yükselip memleketin başına da geçse ben yine ülkenin dış ilişkilerinin aşağı yukarı şu anda tutturulan pragmatik çizgide devam ettirilmesini tercih ederim.
Sevgiler,
Kara
May 7, 2009 at 2:05 pm · Filed under politics / economics
Ekonomiye geri dönelim, malum en önemli konu. TUİK’den beklenilen Ocak 2009 istihdam istatistikleri açıklandı. Beklentilerin doğrultusunda işsizlik oranında bir artış gerçekleşti. Ocak 2009 sonu itibariyle işsizlik oranı 15.5% oldu. İnsanların işsizlikle ilgili bahsettiği genel klişeler sosyoekonomik sorunların çığ gibi büyümesidir, ama aslında bu sosyoekonomik sorunların ne olduğunu insanlar bir türlü kavrayamaz. Yani bu sosyoekonomik sorunlar nerede takılır? en son nerde görülmüşler? Ben bir örnek buldum Milliyet gazetesinden fakat linkini kaybettiğim için download ettiğim resmi koyabiliyorum. Adana’da pantalonunu çıkartmış kamyonunda uyuyan vatandaşın pantalonunu, kamyonun camını kırarak çalmışlar. İçindeki cep telefonu ve cüzdanı da çalınmış. Bu daha yolun başı. Ekonomide iyileştirme ile ilgili adımlar atılmazsa, o amca puantiyeli donundan da olabilir.

May 7, 2009 at 1:46 pm · Filed under politics / economics
Stress test results are leaked. What else is going on? Paul Krugman went to dinner at the White House on 27th of March and Nouriel Roubini today in Japan said there is no way out for some of the troubled banks. So what’s going to be the verdict? We shall see, but I would not be surprised to see some banks try to raise capital to address the shortfall designated by the Treasury and the others joining the ranks of AIG, GM, Freddie and Fannie.
May 7, 2009 at 1:31 pm · Filed under travel
Following a beautiful Easter break in Italy, I wanted to write everything about the road trip I had from Milan to Rome stopping at Piadena, Mantua, Florence, Toscana (around Siena and St Gimigliano), but I was afflicted with a post-holiday syndrome of being very very lazy… (also busy with work but that’s no excuse!)
I want to keep it short with only emphasizing the highlights but to start things off, many thanks to Elif Bayoglu who arranged the trip, without her we would be stuck in our cubicles working during Easter.
My highlights from the trip:
Sightseeing: Siena. The duomo and the city was amazing. Can not believe they actually have a horse race at the city center. The restaurant we went to was Osteria Le Logge and was great food (we saw pics of George Clooney so it looks like a celeb-fav in the town).

Hotel: Relais la Suvera. Great hotel in Tuscany with good restaurant and beautiful gardens providing the tranquility I needed.
Cheese: Ahmet and Elif ate, unfortunately I ordered dessert… They had all the good cheese. Great restaurant on the way to Mantua at Piadena.

Art: Galleria degli Uffizi. Botticelli’s Birth of Venus was the best thing ever happened to me since Mona Lisa at the Louvre.

Overall trip: As with everything else, what matters is who you go with and I had the great luck of spending time with my love Eko and best-buddies Elif and Ahmet and overall it was one of the best short road trips I have ever had.
Tips: Rent a car to go around in Toscana. Definitely use the GPS device unless you know your way around. Try avoiding Easter as it is very crowded. Get online reservation for Uffizi Gallery to avoid queues. Enjoy!
May 7, 2009 at 1:08 pm · Filed under politics / economics
Malum yerel seçimler sonrası Bakanlar Kurulu’nda bir değişiklik meydana geldi. Siyaset ve özellikle dış politika konularında uzman kesinlikle değilim ama Dışişleri Bakanlığı’na Prof. Ahmet Davutoğlu’nun atanması konusuna şaşırdım. Bunun sebebi de heralde AK Parti iktidarı dönemi boyunca Türkiye’nin dışişleri ile ilgili konularından duyduğum tatminsizlik. Özellikle de Prof. Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti iktidarına bu dönemde başdanışmanlık yapmış olması benim için hayal kırıklığı. Gerekçeleri listelemek en doğrusu:
1 - Avrupa Birliği konusunda atılmış adımların neredeyse durma noktasına gelmiş olması. Bu konuda hem Avrupa hem de Türkiye kamuoyunda gerekli bilgilendirici tanıtım faaliyetlerinin yapılmamış olması ve hem Avrupa hem de Türkiye kamuoylarında Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda desteğin azalması
2 - Her ne kadar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne özellikle Afrika’lı ülkelerin desteği ile Türkiye seçilmiş olsa da, Sudan Başkanı El-Beşir ile olan yakınlık ve Somali gibi şeriatı kabul etmiş bir ülkenin Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından ağırlanması
3 - Birleşmiş Milletler daimi temsilcisinin atanmamış olmasından kaynaklanan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki boş duran üyeliğimiz
4 - Türkiye’nin yıllardır süregelen ihtilaflar ve çıkarlarla ilgili Dünya ekonomileri bu kadar çalkantı içerisindeyken pozisyon alması: i) İsrail-Filistin sorunuyla ilgili olarak İsrail’e karşı yapılan çıkışlar. ii) Türkiye-Ermenistan-Azerbeycan sorunu
5 - Güneydoğu-Irak politikalarının yerel seçime güdümlü olması ve kapsamlı bir Güneydoğu politikası hayata geçirilmemesi
Umarım önümüzdeki dönemlerde, Türkiye’nin Avrupa’ya yönelmesi yılmadan devam eder, çünkü Avrupa Birliği ideali, Türkiye’de toplumsal ve katılımsal demokrasi için çok güzel bir hedeftir.
May 7, 2009 at 12:46 pm · Filed under politics / economics
Türkiye’deki ekonomik durum ile ilgili olarak kaldığımız yerden devam edelim. En son işsizlik ve kriz paketleri ile ilgili 17 Mart 2009′daki yazımda şu önerileri yapmıştım:
“Yapılması Gerekenler
5 - Koordinasyon: ekonomide koordinasyon sanıldığından çok daha önemli ve ekonomik koordinasyonun ülkemiz nezdinde içinin doldurulması lazım. Netekim mevcut hükümette ekonomiden sorumlu veya ekonomi ile ilgili 8-9 tane bakan ve ekipleri mevcut. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son icraatı olan ÖTV ve KDV oranlarındaki indirim, yurtdışı piyasalarındaki düzelmeler, IMF ile anlaşma yapılabileceği sinyalleri ve seçim takviminin sonlanması, Türkiye piyasasını yaklaşık olarak üç ay rahatlatacaktır. Fakat Türkiye’nin rahatlamaya vakti yok, çünkü hızla artacak bir işsizlik sosyoekonomik sorunları da beraberinde getirecektir. Bu sebepten acilen bu süre zarfında, içinde bir çok konuyu ele alan orta vadeli krizden çıkış master planı yapılmalı ve piyasaya toplu bir paket olarak sunulmalıdır. Peki nedir bu konular:
a) IMF ile anlaşma sağlanması
b) Konut kredileri alınmasında vergi teşviği
c) Kredi garanti fonu
d) Seçilmiş sektörlere yatırım teşviği
e) ÖTV, KDV ve diğer vergi oranlarında kalıcı (en azından orta vadeli) düşüşler
f) Kalıcı vergi reformu”
Bakanlar Kurulu’nda yapılan değişiklikler ile 17 Mart’ta yazdığım önerilerin uyuşması tesadüf mü? Hayır değil. Dünya finans piyasalarının ve global olarak ekonomilerinin en kötüyü geçirdiği dönemlerde, Türkiye’deki Bakanlar Kurulu’nda 8-9 ekonomi ile ilgili Bakan ve ekipleri vardı, ayrıca inanılmaz yoğun bir seçim trafiğinden dolayı, ekonominin temel konuları ile ilgili olarak bir bütünlük arz edilmedi. Buna karşılık, Ali Babacan, AK Parti iktidarının ilk döneminden beri Bakanlık görevini yerine getiren, parti ve parlamento içerisinde yabancı dile hakim ve yurtdışı deneyimli. Bu sebepten yeni Bakanlığı döneminde, bir önceki dönemde gerçekleşmiş olması gereken ekonomik reformları harekete geçireceğinin inancındayım. Ayrıca yaklaşan genel seçimlerden dolayı bu konularda hızlı davranacağını bekleyebiliriz.
ps. Ayrıca siyasette yaşanan son gelişmeler çok ilginç. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı görev süresinin 5 yıl ile sınırlanmasını önerdiğinden dolayı anayasa değişikliğinde, Cumhurbaşkanlığı görev süresini 7 yıl ile değiştiren maddelerin değiştirilmesini talep etmiş. Kim bilir, eğerki Ali Babacan mevcut Bakanlığı’nda başarılı olabilirse, bir sonraki seçimlerden sonra Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ve Ali Babacan Başbakan olabilir mi?