inicio mail me! sindicaci;ón

Archive for politics / economics

Karabekir’in Yazısı Üzerine ve Açıklamalar…

Umarım herkes Karabekir’in Dışişleri ile ilgili olan yazısını okumuştur. Hem genel olarak, hemde ana konular olarak Türkiye ve Dışişleri konularında çok güzel özetlemiş. Karabekir ayrıca, benim de daha önce yazmış olduğum Prof. Ahmet Davutoğlu’nun 61. Hükümet’te Dışişleri Bakanı olarak atanmasından duyduğum tatminsizlik ile ilgili olarak haklı eleştirilerini de yazmış. Bununla ilgili olarak bir iki açıklama yapmak istedim. Türkiye’de demokrasinin gelişmesine inanan ve “tek çıkış-kurtuluş” olarak gören birisi olarak Dışişleri ile ilgili olarak iki önemli konu beni aslında ilgilendiriyor.

1 - Avrupa Birliği: Evet Karabekir’in dediği gibi Almanya ve Fransa bizi istemediğini söyledi. Fakat bu tavırların Almanya-Fransa seçimleri öncesi, Davos’taki İsrail çıkışımızdan bir farkı var mı? Eğerki var ise ve gerçekten Avrupa tarafından istenmiyor isek, o zaman neden 2002′den beri ve her Türkiye’deki genel seçimlerde bu konuya bu kadar değinildi? Ben Türkiye’de demokrasinin ve insan haklarına olan saygının ancak Avrupa Birliği katılım süreciyle gelişebileceğine inanıyorum, bu sebepten de mevcut AB ile gelinen nokta beni tatmin etmiyor. Eğerki Avrupa ve Türkiye kamuoyları, Türk-AB ilişkileri konusunda negatif ise, bunun değiştirilmesi ve insanların bilgilendirilmesi konusunda adımlar atılmalı. Eğerki gerçekten sorun kamuoyu ise bu çözülebilir.

2 - Güneydoğu ve Kürt sorunu. Karabekir çok doğru bir tespit ile Kuzey Irak’taki Kürt Hükümeti’nin rahat nefes alabilmesi için dost bir Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu yazdı. Fakat aynı tespit masanın öteki tarafından da geçerli. Türkiye’nin Güneydoğu meselelerinde de rahat bir nefes alabilmesi için, Kuzey Irak’taki Kürt Hükümeti ile olumlu ilişkiler içerisinde bulunması da büyük bir avantajdır.

Diğer konularda ise, Karabekir’in yazdıklarını okuduktan sonra katılmamak mümkün değildir, kendisinin yazdığı gibi Dışişlerimizin pragmatik ve değişen Dünya düzenine ayak uydurması çok önemlidir ve lazımdır.

“Bakanlar Kurulu Değişikliği Üzerine - Dışişleri” Yazıma Karabekir’in Yorumu ve Eleştirileri

Fuat,
 
Bu konuda açıkçası sana pek katılmadığımı söylemek zorundayım. Bence Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olması yerinde bir hareket. AKP’nin yurtiçindeki birçok icraatından rahatsızlık duysam da, dışişleri konusundaki girişimlerini - çoğunlukla - olumlu buluyorum. Bunların arkasında da Davutoğlu yer alıyor. O yüzden, en basitinden, hükümetin dış politikasına yön veren kişinin ‘başbakan yardımcılığı’nın ötesinde bir resmi makama sahip olması ve perde arkasından ayrılıp sahneye çıkması bence sağlıklı bir gelişme.
                                                                                                                    
Davutoğlu’nun dışişlerine yaklaşımı ‘stratejik derinlik’ adlı teorisi üzerine inşa edilmiş durumda. Stratejik derinlik, Türkiye’nin iki kutuplu (batı-doğu) bir dünya ekseninde kutuplardan birini (batıyı) seçip, diğerine sırtını dönmesini eleştiriyor. Bunun yerine, dışişlerine iki zıt kutup üzerinden değil de, merkezinde Türkiye’nin bulunduğu ve kademe kademe genişleyen ilişkiler ve etki halkaları üzerinden bakmayı öneriyor. Yani öncelikle komşularla sorunsuz ilişkiler, sonra geniş bölgede Türkiye’nin etkisinin artırılması, sonra büyük güçlerle ilişkilerde denge. Bu bağlamda, özellikle Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslarda, Türkiye’nin tarihi, kültürel, dini, milli vs. bağlarından yararlanmasını ve kendi ‘sphere of influence’ını yaratmasını öngörüyor. Fakat bunu, militarist bir yaklaşımla değil, diplomatik ve ticari ilişkileri geliştirerek yapmayı planlıyor.
 
Ben bunu mantıklı ve geç bile kalınmış buluyorum. Bizde ve batıda bazı kesimler söz konusu gelişmeleri Türkiye’nin batıdan uzaklaştığına yoruyorlar ki bu alarmist yaklaşıma ben pek katılmıyorum. Çünkü dediğim gibi, burada salt bir batı - doğu ekseni öngörülmüyor. Yine bazıları bu yaklaşıma ‘Neo-Ottomanist’ lakabını takıyor ve Cumhuriyet’in katı Batıcılığıyla taban tabana zıt olduğunu iddia ediyor. Doğruluk payı var. Ama olayı ideolojik değil pragmatik bir değişim olarak değerlendirmek, ve ideolojiler çatışması içine sıkıştırmamak yararlı olabilir.
 
Değişen dünya düzeni içerisinde güç dengeleri tek odaktan birkaç farklı odağa kayarken Türkiye kendini avantajlı bir pozisyona yerleştirmelidir. Tüm yumurtaları aynı sepete koymanın bir yararı olmadığı – AB’den gelen ‘siz ne yaparsanız yapın bizi sizi almayacağız’ mesajıyla da - açıkça görülüyor. Denge siyaseti üzerinden rakip güçlerle ilişki geliştirmek ip üstünde cambazlık gibi bir şey. Dikkatli olmak gerek. Ancak hesaplı ilerletildiği müddetçe, bu siyaset orta boy bir kuvvet olan Türkiye’ye boyundan büyük meselelerde ağırlık ve manevra kabiliyeti kazandıracaktır.
 
Hiç değilse, Türkiye’yi “tüm komşular potansiyel düşmandır” zihniyetinden uzaklaştırdığı için bu yaklaşımdan memnuniyet duyuyorum. Çevresine sadece şüphe ve tedirginlikle yaklaşan bir ülke (üstelik Türkiye’ninki gibi bir orduya da sahip ise), çevresinde sadece şüphe ve tedirginlik uyandırır.
 
Hükümetin Kafkaslar, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz politikaları aşağı yukarı bu bakış açısının bir ürünü. Kıbrıs’ta çözümü/birleşmeyi savunmak ve sorunun kaynağı imajından sıyrılmak mesela. Ayrıca İsrail ve Azerbaycan-Ermenistan meselelerinde yapılanların hepsini onaylamasam da genel olarak gidişatın mantıklı olduğunu düşünüyorum.
 
Ortadoğu konusunda, militarist politikalarla kendini izolasyona sürükleyen şu noktada İsrail’in kendisi. Gazze’de yarattıkları yıkım İsrail’i savunmayı çok zor hale getirdi. Ve Filistinlilere genel olarak ama özellikle de batıda sempatiyi artırdı. İsrail iki devlet fikrinden gittikçe uzaklaşırken,  dünyada iki eşit ve bağımsız devlet olmadan Filistin sorununun çözülemeyeceğine dair kanı iyiden iyiye yerleşiyor. Bölgede, özellikle Obama hükümetinin uzlaşma yanlısı yaklaşımı sonucu yumuşak bir hava esmeye başlamışken (İran ile diyalog girişimi ve seçimlerde Ahmedinecad’ın devrilme olasılığı; Suriye’yi rehabilite etme planları) Amerika ile bile ilişkileri geren aşırı sağcı bir hükümet başa geçiyor İsrail’de.
 
Yani akıntıya karşı kürek çeken İsrail. Bununla birlikte, Türkiye’nin kendi güvenliği ve stratejik konumu açısından Suriye ve İran ile ilişkileri belli bir noktada ‘maintain’ etmesinde yarar var. Aynı zamanda, AKP hükümetinin İsrail ve Suriye arasında ve ABD – İran arasında arabuluculuk yapmış olma çabaları bence önemli. Pek somut bir sonuç çıkmasa da (ki bunun dış sebepleri var) Türkiye’nin girişkenliği ve “bölgedeki her değişiklikte benim de rolüm olacak” demesi açısından manidar.
 
Hükümetin aynı zamanda Kuzey Irak’taki Kürt varlığının inkar edilemez bir gerçek olduğunu fark etmiş olması ve Abdullah Gül’ün (onu da hala hükümetten sayıyorum) son Bağdat ziyaretindeki gelişmeler, Abant zirvesinin Erbil’de yapılması fikri aslında olumlu. Irak’taki Kürt hükümeti dost bir Türkiye’ye muhtaç. Başka türlü nefes alması zor. Türkiye’de Kuzey Irak ile ilişkileri belli bir seviyeye getirerek hem kendi içinde güvenliği artırabilir hem de Irak’ta belli bir nüfuza sahip olur (Tabi bir de Türkiye’deki Kürtlerimize karşı aynı tutumu gösterebilseler! Dışişleriyle içişlerinin birbirine zıt işlediği bir konu da budur.) Öte yandan bununla birlikte Kerkük petrolleri sırf Kürtlerin eline kalmasın diye de Bağdat ve Amerika’da sıkı lobi faaliyetleri devam ediyor. Mukteda El Sadr’ın geçen hafta Türkiye’ye gelmesinin bir nedeni de bu. 
 
Ermenistan- Azerbaycan konusunda neden şikayetçi olduğunu anlayamadım. Türkiye için soykırım meselesinin sonu gelmez bir ağırlık olmaktan çıkabilmesinin tek yolu Ermenistan ile ilişkileri düzeltmekten geçiyor. İki halk arasında biraz yumuşama, diyalog sağlanabilmesi için hükümetlerin bazı kanalları açması gerekiyor. Ben bizi bu denli paralize eden Ermeni meselesinin Azerbaycan’a ipotek edilmiş olmasını doğru bulmuyorum. Çünkü Bakü’nün (ve Erivan’ın) kazanacağı veya kaybedeceği bir şey olmadan Karabağ konusunda ödün vereceğine inanmıyorum. Türkiye’nin Azerbaycan’ı kaybetmemesi lazım. Bu kesin. Bu demin bahsettiğim cambazlık işinin bir parçası. Ama unutmamak lazım ki Azerbaycan’ın da Türkiye’den ve batıdan tamamen kendini soyutlaması gibi bir opsiyonu yok. Şu ana kadar batıyla Rusya’yı dengelemeyerek belli bir bağımsızlık kazanmış Bakü için bir Moskova uydusu haline gelmek pek de çekici bir seçenek değil.
 
Ermenistan ile yol haritasının açıklanmış olması ve bunun Türkiye ve Minsk Grubu yöneticileri tarafından Karabağ konusunda çözüm arayışı ili paralel bir süreç olduğunun dile getirilmesi, Türkiye’nin ağırlığını koyarak iki sorunu birden çözüme itmesinin göstergesidir. Eğer işler planlandığı gibi gelişirse (ki  her şey olabilir) Türkiye Güney Kafkasya’daki en önemli aktör konumuna gelebilir. Bu Amerika ve AB’nin enerji planlarında yeni senaryolar ve fırsatlar ortaya koyar. Bu tabii Rusya ve İran’ın pek işine gelmiyor. İran’ın yapabileceği pek bir şey yok, Rusya ise Karabağ sorununu kendi çabalarıyla çözmek ve bu sayede bölgede etkisini daim kılmak için çabalıyor. Aslında Türkiye ve Rusya’nın çıkarları, Karabağ sorunun çözülmesi yönünde az çok örtüşüyor bile.
 
AB konusuna gelirsek, hükümetin bu alanda pek istekli davranmadığı gerçek. “Daha evvel göstermelik yapıyorlardı reformları, şimdi asıl yüzlerini gösterdiler” şeklinde yorumlayabilirsin gelişmeleri, ama bu süreç içerisinde AB’den Türkiye’ye devamlı negatif mesaj geldiğini de unutmamak gerekiyor (daha geçen gün Merkel ve Sarkozy Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını açıkça yinelediler). AB bu ekonomik kriz sürecinde kendi içindeki çatlaklarını ortaya koymuş durumda. Yani zor zamanda pek bir birlikten söz etmek mümkün değil. Böyle bir ortamda Türkiye’de AB heyecanının azalmış olması ve bunun da hükümete yansımış olması çok da şaşırtıcı değil açıkçası.
 
Hemen belirteyim, kesinlikle tamamiyle tav olmuş değilim hükümetin dış ilişkileri politikasına. Domestik ve uluslararası siyaset yaklaşımlarının birbirini tamamlaması gerekiyor. Türkiye kendini bir ‘merkez’ konumuna getirmek istiyorsa, ne gibi standartlar ve değerleri özümseyecek ve ihraç edecek, bu çok önemli. AB yolunda sırf bu yüzden devam etmek bence de bu yüzden gerekli. Türkiye’nin belli demokratik standartlara erişebilmesi için hala Avrupa örneğine ihtiyacı var.
 
Çevresine ağırlık hissettirecek bir Türkiye’nin bazı evrensel değerleri benimsemesi gerekiyor ki bu konuda da AKP yetersiz kalıyor. Filistin’de mazlumun hakkını korurken, kendi ülkendeki Kürt’e zulmetmek, Arap’ın Darfur’da yaptığı zulme göz yummak, ya da ağzı köpüklü milliyetçi/yobaz güruhu kendi Yahudi azınlığına karşı diş biletmek ancak sınırlı ve seçici bir adalet anlayışına işaret ediyor ki bu hakikaten endişe verici.
 
İçeride ve dışarıda evrensel birtakım prensiplere sahip çıkacak bir hükümet, benim hayalimdeki merkez sol eğilimli grassroots bir hareketin sonucu olabilir. Ama bir gün mucize olup öyle bir hareket yükselip memleketin başına da geçse ben yine ülkenin dış ilişkilerinin aşağı yukarı şu anda tutturulan pragmatik çizgide devam ettirilmesini tercih ederim.
 
Sevgiler,
 
Kara

Pantalon!!!

Ekonomiye geri dönelim, malum en önemli konu. TUİK’den beklenilen Ocak 2009 istihdam istatistikleri açıklandı. Beklentilerin doğrultusunda işsizlik oranında bir artış gerçekleşti. Ocak 2009 sonu itibariyle işsizlik oranı 15.5% oldu. İnsanların işsizlikle ilgili bahsettiği genel klişeler sosyoekonomik sorunların çığ gibi büyümesidir, ama aslında bu sosyoekonomik sorunların ne olduğunu insanlar bir türlü kavrayamaz. Yani bu sosyoekonomik sorunlar nerede takılır? en son nerde görülmüşler? Ben bir örnek buldum Milliyet gazetesinden fakat linkini kaybettiğim için download ettiğim resmi koyabiliyorum. Adana’da pantalonunu çıkartmış kamyonunda uyuyan vatandaşın pantalonunu, kamyonun camını kırarak çalmışlar. İçindeki cep telefonu ve cüzdanı da çalınmış. Bu daha yolun başı. Ekonomide iyileştirme ile ilgili adımlar atılmazsa, o amca puantiyeli donundan da olabilir.

Stress(ed Out) Test

Stress test results are leaked. What else is going on? Paul Krugman went to dinner at the White House on 27th of March and Nouriel Roubini today in Japan said there is no way out for some of the troubled banks. So what’s going to be the verdict? We shall see, but I would not be surprised to see some banks try to raise capital to address the shortfall designated by the Treasury and the others joining the ranks of AIG, GM, Freddie and Fannie.

Bakanlar Kurulu Değişikliği Üzerine - Dışişleri

Malum yerel seçimler sonrası Bakanlar Kurulu’nda bir değişiklik meydana geldi. Siyaset ve özellikle dış politika konularında uzman kesinlikle değilim ama Dışişleri Bakanlığı’na Prof. Ahmet Davutoğlu’nun atanması konusuna şaşırdım. Bunun sebebi de heralde AK Parti iktidarı dönemi boyunca Türkiye’nin dışişleri ile ilgili konularından duyduğum tatminsizlik. Özellikle de Prof. Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti iktidarına bu dönemde başdanışmanlık yapmış olması benim için hayal kırıklığı. Gerekçeleri listelemek en doğrusu:

1 - Avrupa Birliği konusunda atılmış adımların neredeyse durma noktasına gelmiş olması. Bu konuda hem Avrupa hem de Türkiye kamuoyunda gerekli bilgilendirici tanıtım faaliyetlerinin yapılmamış olması ve hem Avrupa hem de Türkiye kamuoylarında Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda desteğin azalması

2 - Her ne kadar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne özellikle Afrika’lı ülkelerin desteği ile Türkiye seçilmiş olsa da, Sudan Başkanı El-Beşir ile olan yakınlık ve Somali gibi şeriatı kabul etmiş bir ülkenin Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından ağırlanması

3 - Birleşmiş Milletler daimi temsilcisinin atanmamış olmasından kaynaklanan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki boş duran üyeliğimiz

4 - Türkiye’nin yıllardır süregelen ihtilaflar ve çıkarlarla ilgili Dünya ekonomileri bu kadar çalkantı içerisindeyken pozisyon alması: i) İsrail-Filistin sorunuyla ilgili olarak İsrail’e karşı yapılan çıkışlar. ii) Türkiye-Ermenistan-Azerbeycan sorunu

5 - Güneydoğu-Irak politikalarının yerel seçime güdümlü olması ve kapsamlı bir Güneydoğu politikası hayata geçirilmemesi

Umarım önümüzdeki dönemlerde, Türkiye’nin Avrupa’ya yönelmesi yılmadan devam eder, çünkü Avrupa Birliği ideali, Türkiye’de toplumsal ve katılımsal demokrasi için çok güzel bir hedeftir.

TGEK ve TDBK- Teğet Geçen Ekonomik Kriz ve Teğet Değişen Bakanlar Kurulu

Türkiye’deki ekonomik durum ile ilgili olarak kaldığımız yerden devam edelim. En son işsizlik ve kriz paketleri ile ilgili 17 Mart 2009′daki yazımda şu önerileri yapmıştım:

“Yapılması Gerekenler

 5 - Koordinasyon: ekonomide koordinasyon sanıldığından çok daha önemli ve ekonomik koordinasyonun ülkemiz nezdinde içinin doldurulması lazım. Netekim mevcut hükümette ekonomiden sorumlu veya ekonomi ile ilgili 8-9 tane bakan ve ekipleri mevcut. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son icraatı olan ÖTV ve KDV oranlarındaki indirim, yurtdışı piyasalarındaki düzelmeler, IMF ile anlaşma yapılabileceği sinyalleri ve seçim takviminin sonlanması, Türkiye piyasasını yaklaşık olarak üç ay rahatlatacaktır. Fakat Türkiye’nin rahatlamaya vakti yok, çünkü hızla artacak bir işsizlik sosyoekonomik sorunları da beraberinde getirecektir. Bu sebepten acilen bu süre zarfında, içinde bir çok konuyu ele alan orta vadeli krizden çıkış master planı yapılmalı ve piyasaya toplu bir paket olarak sunulmalıdır. Peki nedir bu konular:

a) IMF ile anlaşma sağlanması

b) Konut kredileri alınmasında vergi teşviği

c) Kredi garanti fonu

d) Seçilmiş sektörlere yatırım teşviği

e) ÖTV, KDV ve diğer vergi oranlarında kalıcı (en azından orta vadeli) düşüşler

f) Kalıcı vergi reformu”

Bakanlar Kurulu’nda yapılan değişiklikler ile 17 Mart’ta yazdığım önerilerin uyuşması tesadüf mü? Hayır değil. Dünya finans piyasalarının ve global olarak ekonomilerinin en kötüyü geçirdiği dönemlerde, Türkiye’deki Bakanlar Kurulu’nda 8-9 ekonomi ile ilgili Bakan ve ekipleri vardı, ayrıca inanılmaz yoğun bir seçim trafiğinden dolayı, ekonominin temel konuları ile ilgili olarak bir bütünlük arz edilmedi. Buna karşılık, Ali Babacan, AK Parti iktidarının ilk döneminden beri Bakanlık görevini yerine getiren, parti ve parlamento içerisinde yabancı dile hakim ve yurtdışı deneyimli. Bu sebepten yeni Bakanlığı döneminde, bir önceki dönemde gerçekleşmiş olması gereken ekonomik reformları harekete geçireceğinin inancındayım. Ayrıca yaklaşan genel seçimlerden dolayı bu konularda hızlı davranacağını bekleyebiliriz.

ps. Ayrıca siyasette yaşanan son gelişmeler çok ilginç. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı görev süresinin 5 yıl ile sınırlanmasını önerdiğinden dolayı anayasa değişikliğinde, Cumhurbaşkanlığı görev süresini 7 yıl ile değiştiren maddelerin değiştirilmesini talep etmiş. Kim bilir, eğerki Ali Babacan mevcut Bakanlığı’nda başarılı olabilirse, bir sonraki seçimlerden sonra Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ve Ali Babacan Başbakan olabilir mi?

Toxic!

This blog in English. Apologies as it concerns US economics, I thought there may be some foreign interest in the blog.

Tim Geithner will be announcing the plan for toxic assets US banks. I have read the NY Times article which explains the details, and to be honest I am suprised to see President Obama and Team Economy Obama go with this route. The leaked plan is very similar to all the toxic asset plans explained before, and frankly did not ring any bells with the general public before. The 85% non-recourse debt for private investors providing 15% equity to bet on the toxic assets auction sounds like a great idea - for the private investors considering their downside risk is quite low in case of default (unless Team Economy Obama know something we don’t - that these assets will most definitely default therefore it is better to get private money on as much as possible).

I am worried, not because I don’t trust President Obama and his economic team to get USA (and from there the World economy) out of trouble, but the route he is taking is a very difficult one which could end up with Mr. Geithner’s resignation and period of increased political instability as President Obama loses approval during his first year of Presidency. I would like to see President Obama get elected for another four-year term and with this route his Presidency may be entangled with an issue which may stay with him throughout his first term.

Britney:

With a taste of your lips
I’m on a ride
You’re toxic I’m slipping under
With a taste of a poison paradise
I’m addicted to you
Don’t you know that you’re toxic…

Paketlerden Paket Çıktı… İşsizlik Pa(r)ketti… Fuat’ın Paketi…

Bu hafta itibariyle Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından dördüncü olduğu iddia edilen bir ekonomik canlandırma paketi yürürlülüğe konuldu. KDV ve ÖTV oranlarında yapılan bir düşüş ile özellikle otomotiv sektöründe talep canlanması yoluyla ekonominin canlanması hedefleniyor. Bu paket üç aylık bir süre için geçerli olacak ve Haziran 2009′da sonlanacak. Bu süre zarfında bu paketin özellikle iç talebin canlanmasında bir etkisi olacağına inanıyorum. Zaten, 3 Mart 2009 tarihli yazımda da, önerilerimdeki kısa dönemli çözümlerden bir tanesinin KDV ve ÖTV indirimi dolayısıyla olmasını desteklemiştim.

Fakat ekonomi’den gelen bir diğer veri alarm zilleri çalıyor. 16 Mart Pazartesi günü Türkiye İstatistik Kurumu tarafından Aralık 2008 için Hanehalkı İşgücü İstatistikleri açıklandı. Resmi açıklamaya buradan ulaşabilirsiniz. TUIK - Isgucu Aralik 2008. Kısaca özet geçelim: Türkiye’de ekonomik sorunların birinci göstergesi olan kapasite kullanım düşüklüğü ve sanayi üretimindeki düşüş sonrası, artan işsizlik oranı Türkiye’nin 2009-2010 ekonomik performansındaki en önemli risklerden biri. Malum, dış piyasalardaki talebin daralmasıyla çok gerilemiş olan ihracat ve ithalat rakamları ile Türkiye ekonomisini ayakta tutacak olan iç talebin üzerinde işsizlik oranlarının da artmasıyla ciddi baskılar oluşturacaktır.

Netekim, yukaridaki OECD grafiğinde de benim eklemelerim ile görebildiğiniz üzere kırmızı kutu olan Türkiye’deki işsizlik oranı OECD ülkeleri arasında en yüksek ikinci (Avrupa’daki finansal ve ekonomik krizden en çok ülkelerin başında olan İspanya birinci) sırada yer alıyor. Aslında, Avrupa Birliği’ndeki işsizlik istatistikleri ile Türkiye karşılaştırılabilir değil, netekim Türkiye’de mevcut durumda uzun süredir işsiz olmasından dolayı işgücü sınıflaması dışına çıkarılmış fakat iş imkanı olsa çalışacak olanlar işgücü içinde sayılmadığı için, bu rakamın yaklaşık olarak 1 milyon kişi olarak tahmin edilmesi ve mevcut işgücünün 24 milyon civarında olduğunu ve resmi işsiz saysının 3 milyon olduğunu düşünürseniz, gerçek işsizlik oranının Türkiye’de 17.1% seviyesinde olduğunu hesaplayabilirsiniz.

Peki, işsizlik konusunda tablo karanlık. Ama bu durumdan kurtulmak için ne yapmak gerekiyor? Öncelikle şu ana kadar yapılanları konuşalım ve yapılması gerekenleri de bilahere listeleyelim.

Yapılanlar

1 - Kısa dönemli iç talebi arttırmak için ÖTV ve KDV oranlarındaki indirim - sonuç: her ne kadar iç talebin canlanmasını kısa dönemli olarak gerçekleştirse de, iş imkanı yaratması mümkün değil (4. Paket)

2 - Kısa çalışma ödeneği - sonuç: Renault, Tofaş ve bu hafta itibariyle Ford’un başvurmuş olduğu kısa çalışma ödenekleri, sanayicinin (özellikle otomotiv) işçi çıkarmasını engelleyeceği için başarılı ama etkileri çok düşük seviyede çünkü sanayinin tamamına uygulanması çok zor (3. Paket)

3 - Eximbank’ın ihracatçılara yönelik vereceği kredilerdeki artış - sonuç: dış pazarlardaki talebin daralmasından dolayı düşüşte olan ihracat rakamları ile çok doğru bir hedef seçilmiş olsa da genel olarak kullanılması çok zor olan ve koşullarını yerine getirebilecek firma sayısının azlığından dolayı etkileri düşük seviyede olacaktır (2. Paket)

4 - 1. paket konusunda endişelerim var çünkü hafızalarda kalmamış???

Yapılması Gerekenler

 5 - Koordinasyon: ekonomide koordinasyon sanıldığından çok daha önemli ve ekonomik koordinasyonun ülkemiz nezdinde içinin doldurulması lazım. Netekim mevcut hükümette ekonomiden sorumlu veya ekonomi ile ilgili 8-9 tane bakan ve ekipleri mevcut. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son icraatı olan ÖTV ve KDV oranlarındaki indirim, yurtdışı piyasalarındaki düzelmeler, IMF ile anlaşma yapılabileceği sinyalleri ve seçim takviminin sonlanması, Türkiye piyasasını yaklaşık olarak üç ay rahatlatacaktır. Fakat Türkiye’nin rahatlamaya vakti yok, çünkü hızla artacak bir işsizlik sosyoekonomik sorunları da beraberinde getirecektir. Bu sebepten acilen bu süre zarfında, içinde bir çok konuyu ele alan orta vadeli krizden çıkış master planı yapılmalı ve piyasaya toplu bir paket olarak sunulmalıdır. Peki nedir bu konular:

a) IMF ile anlaşma sağlanması

b) Konut kredileri alınmasında vergi teşviği

c) Kredi garanti fonu

d) Seçilmiş sektörlere yatırım teşviği

e) ÖTV, KDV ve diğer vergi oranlarında kalıcı (en azından orta vadeli) düşüşler

f) Kalıcı vergi reformu

Bu saydıklarım her ne kadar bir çok konuya değinse de ve her biri küçük paketler olarak yorumlanabilir olsa da, bu konuların genel bir paket olarak ele alınması ve bir kere de uygulanmaya başlanması orta vadede kalıcı etkiler yaratabilir. Ayrıca, böyle bir paketin kesinlikle (ama kesinlikle!) orta vadeli bir plana bağlanması, hem sanayi hem de tüketici nezdinde, yapılacak desteklerin sürelerinin ve etkilerinin tam olarak anlatılması gerekmektedir.

Aslında bu ekonomik krizin Adalet ve Kalkınma Partisi’ni zor durumda bırakacağını düşünenler var. Aksini düşünüyorum. Ben şu andaki iktidar partisi olsaydım eğer şöyle düşünürdüm: Genel seçim tarihi belli. O tarihe kadar olan süreç için bir orta vadeli ekonomik plan ve yol haritası çizerdim, netekim bunu Meclis’ten geçirmek için yeterli donanıma sahibim ve bu yapılması gereken adımları ivedi bir şekilde atarım. Böylece genel seçimler öncesinde arkama alacağım ekonomik atılımlar rüzgarı ile seçime daha iyi girerim.

(Heyyt! Fuat uyan sen iktidar partisi değilsin…)

Return of depression economics by Paul Krugman

Her ne kadar benim sayfamda linki olsa da, okuduğum bazı yerlerinden alıntı yapmak istiyorum. Paul Krugman’ın dersindeki açılış sunumu, içinde bulunduğumuz mevcut ekonomik-finansal krizle ilgili çok enteresan. Buradan ulaşabilirsiniz

Kim bu kötü adam?? El-Beşir

CNN: “The International Criminal Court at the Hague issued an arrest warrant Wednesday for Sudanese President Omar Hassan al-Bashir for a five-year campaign of violence in Darfur…The ICC’s chief prosecutor, Luis Moreno-Ocampo, filed genocide charges against al-Bashir in July last year, accusing him of masterminding attempts to wipe out African tribes in the war-torn region with a campaign of murder, rape and deportation. About 300,000 people have died in Darfur, the United Nations estimates, and 2.5 million have been forced from their homes. “His victims are the very civilians that he, as a president, was supposed to protect,” Moreno-Ocampo said…” original article can be found here.

Dünya’nın gelişmiş ülkelerinin tarafsız kaldığı bir trajedi hikayesi: Darfur-Sudan. Peki kim bunu yapan adam? Türkiye’de medya kanalıyla El-beşir adını Sudan heyetlerinin, Türkiye’yi Ocak 2008 ve Ağustos 2008 ziyaretlerinden hatırlayabilir.

Ocak 2008: Sudan Cumhurbaşkanı Ömer Hassan Ahmet El Bashır ve beraberindeki heyet TBMM Başkanı Köksal Toptan‘ı Meclis’te ziyaret etti. Başkanlık Divanı Salonu’nda gerçekleşen görüşmede bir açıklama yapan TBMM Başkanı Toptan, “Dost ve kardeş ülke Sudan Cumhurbaşkanı, ülkemize hoşgeldiniz. Sizi TBMM‘de ağırlamatan büyük onur duyuyoruz” dedi.

Ağustos 2008: Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün herhangi bir açıklaması olmasa da, Türkiye’nin gösterdiği konukseverlik için teşekkür eden El-Beşir, “Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ikinci ülkesi Sudan’a davet ediyorum. İnşallah bu davete icabet edecektir” diye konuştu.

Peki, Türkiye gibi demokratik, laik ve modern bir ülkenin, Dünya’nın gözünde katil sıfatı taşıyan bir devlet lideri ile ne gibi bir ilgisi olabilir? Heralde Türkiye’nin talip olduğu islami doğu/güneyde liderlik için yapmış olduğu Orta Doğu / Afrika atılımlarının bir sonucu olabilir. 2001′de sayın dışişleri bakanı İsmail Cem, 2003′te sayın devlet bakanı Kürşat Tüzmen ve 2006′da sayın başbakan Recep Tayyip Erdoğan Sudan’da ziyaretlerde bulunmuş ve Türkiye-Sudan ilişkilerinin gelişmesi için rol oynamışlardı.

not: Sudan ve Türkiye, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (ICC) tanımayan ülkelerdendir.

not 2: El-Beşir ile ilgili yedi suçtan dolayı bir tutuklama kararı çıkartılmış olsa da, soykırım suçundan dolayı bir suçlama bulunmamaktadır.

ps. Kara’nın websayfasında da bu konu ile ilgili bir blog bulunmaktadır. buradan ulaşabilirsiniz

Ağrı’mıza, Hrant’a… - Ağrı’nın Derinliği by Ece Temelkuran

Sayın Hrant Dink (19 Ocak 2007) AGOS Sayı: 564 - “…Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce…”

Sayın Ece Temelkuran’ın 2008 yılında yayınlanan Ağrı’nın Derinliği kitabı ilk yayınlandığında başlangıçta, çok ilgimi çekmemişti. Malum, kendisi Milliyet gazetesi’nde bir yazardı, ve köşe yazıları bana çok ilgi çekici gelmiyordu. Muhakeme kabiliyetine çok inandığım bir tanıdığım sayesinde kitabın çok güzel olduğunu öğrenince okuma kararı aldım. Kitap ile ilgili görüşlerimi kısaca özetlemek istiyorum.

1) Kitap hem bir mülakat, hem insanların hayatlarından hikaye kesitleri, hem yazarın karmaşık duygularını  çok güzel ve akıcı bir üslup ile anlatıyor

2) Kitabın en can alıcı noktası, sorunların (bu durumda türk-ermeni ilişkileri) büyümesinde insanların üstlendikleri rolleri çok açık bir şekilde ifşa etmesi (türk milliyetçiliği vs ermeni diasporası)

sonuç: kesinlikle okunmalı

ps. Kara’nın Türk-Amerika-Ermeni ilişkileri ile ilgili yeni bir blogu var 3 Mart tarihli. buradan ulaşabilirsiniz.

Everest Yayınları

Gerçek demok-(t)ras-i dersi (1)

Demokrasinin ne olduğunu anlatmaya çalışacak kadar gücüm yok.. Özellikle bunu anlamak/duymak istemeyenlere.. Ama kısaca Türkiye’de ne yaşanıyorsa bir tez konusu olmalı ve yetkili, ehil ve muktedir kişiler tarafından dikkatle çalışılmalı.

En yeni popüler konulardan biri, yine kısa bir alıntı ile giriş yapalım, bu sefer TRT websayfasından - malum tarafsız medya (!): “Başbakan, Baykal’ın Sinop mitingindeki sözleri nedeniyle dava açacağını söyledi… sana çok iyi cevabı veririm. Ama siyaseti bıraktıktan sonra bu makamda değil. Ve bu makamı bana emanet eden milletime bu denli saygısızlık eden bir insana hukuk devletinde yasal hakkımı götürürek, hukuka götüreceğim o ayrı mesele.”

Eğerki sayın başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirmek istiyorsanız, bunun için çok şansınız yok. malum:

1 - Espriyle karışık? no! Leman’ın başına gelenleri hatırlatmak için bir küçük alıntı daha - bu sefer yandaş medya Sabah’tan: “Leman dergisine fotomontaj tazminatı - Başbakan Erdoğan, yayımladıkları fotomontaj fotoğraf ile “kişilik haklarına saldırıldığı” gerekçesiyle açtığı davada, Leman dergisinden, 4 bin YTL tazminat kazandı.”

2 - Darbe girişimi? No! Ergenekoncu ekip ile ilgili olarak alıntı yapmıyorum, malum hergün her gazetede bunlarla ilgili yazılar mevcut. En sert yazılar genellikle düşman medya Radikal ile bağımsız (!) medya Taraf tarafından yazılanlar

3 - Parti için muhalefet? No! Sayın Abdüllatif Şener’in mevcut durumu ile ilgili alıntı yapmıyorum, sadece kendisi AK Parti’den ayrıldıktan sonra doktora tezi ile ilgili bir kitap yayınladı ve o kadar….

4 - Diğer partilerden muhalefet? No! Sayın Deniz Baykal’ın konuşmalarından sonra hukuki prosedürün başlaması ile alakalı olarak yazının başındaki alıntı

5 - Lüzumsuz üçüncü şahıslardan muhalefet? No! Sayın David Ignatius’un yapmış olduğu fiziksel muhalefet gafletinin sonucunda - one minute!

O zaman özetle, bugün AK parti büyük bir çoğunlukla seçimi kazandığı için mi sayın başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a muhalefet yapılamıyor? Yoksa bizim içimizde muhalefeti / açık diyaloğu / tartışmayı / fikir teattilerini kaldıramayan, geçmişimizden gelen dogmaları tartışmamızı engelleyen, sanki koşmaya çalışan bir insanı zincirle bağlamış olan birşey mi var? Bizim kültürümüzde farklıyı sorguluyor muyuz, yoksa sorgulamadan yargılıyor muyuz?

cevap: hoşgörü (ve sadece bizden olanlara değil!)

Economy stimilus package: USA vs Turkey?

Türkiye’de kriz var mı?
Teğet mi geçiyor yoksa ortadan mı?
Bence bu soruların cevabı çok basit ama buna değinmeden önce küçük bir alıntı: from ny times: “The final bill includes $507 billion in spending programs and $282 billion in tax relief, including a scaled-back version of Mr. Obama’s middle-class tax cut proposal, …”

Görüldüğü gibi, Amerika’da yeni geçen stimulus paketinin $282 milyar’lık kısmı vergilerde yapılan bir indirim yoluyla yapılıyor ve toplam paketin % 35.7’sine tekabül ediyor. Kalan kısımı ise Amerikan devleti tarafından yapılacak yatırımlar sayesinde amerikan ekonomisindeki çarkların dönmesi ümit ediliyor.

Gelelim Türkiye’ye. En çok konuşulan ve gündemden düşmeyen en önemli paket: IMF ile anlaşma yapıl(ama)ması. Genel görüş seçim öncesi kamu harcamalarının kısılmaması için hükümet tarafından seçim sonrasına ertelenmesi. Kamu harcamalarının kötü olduğuna inanmıyorum, özellikle sosyal içerikli harcamalar konusunda (gerek işsizliği düşürmek amaçlı, gerekse ihtiyacı olanlara sağlık, eğitim, aş gibi temel sosyal yardımların yapılması).. Ama bilinen bir gerçek: Türkiye’de yolsuzluk, politik ahlak bozukluğu ve yerel yönetimlerde suistimaller, harcamaların seçim yatırımı mı yoksa gerçekten Türkiye için faydalı olacak olan yatırımlara mı dönüşeceği konusunda gerçekten soru işaretleri bırakıyor. (örnek: Istanbul’daki metrobüs vs Tunceli’deki çamaşır makinaları)

(bence) Peki yapılması gerekenler neler? ve ne kadar büyük? Yaklaşık olarak gereken stimilus package (ekonomik yardım paketi) olarak %3-5 GSMH kadar ise $600 milyar üzerinden yaklaşık olarak $18-30 milyar gibi bir rakamdan bahsediyoruz.

kısa dönem

1) Vergi indirimi: ÖTV ve KDV oranlarında yapılacak indirimler ile talep canlanması sağlanabilir (ve arz tarafında maliyetlerin düşürülmesi ile firmaların performanslarına gelecek canlılık ($10 milyar çıkış) 2) Kamu harcamalarında artış. 50% yatırım harcamalarına böylece yol, baraj, enerji santrali ile demir-çelik-çimento vs talebi artacak ve işsizlik azalacak ($5 milyar çıkış). 50% kamu çalışanlarına direkt olarak gelecek olan bir maaş artışı böylece harcamaların artması için gerekecek talep canlanmasına ulaşılmış olacak ($5 milyar çıkış). 3) IMF ile anlaşma ($30 milyar giriş)

uzun dönem

4) Gerçekten yapısal reformları kriz zamanlarında gerçekleştirmek fazla riskli gözükebilir, ama krizle beraber fırsatlar yaratılır. Bu reformların hız kazanması (ki ancak seçim sonrası gibi duruyor) ile ileride çıkış hızlanabilir

Peki kriz derinleşiyor mu? Kişisel olarak sadece TÜİK rakamlarını, insanlarla olan konuşmalarımı ve anektodları baz alabilirim. Sorunun cevabı basit (yazının başında da söylemiştim): kesinlikle evet. Kapasite kullanım / sanayi üretimi / işssizlik oranları Türkiye’nin zaten negatif olan görünümü konusunda daha da kötümser olmama neden oluyor.. Tek ümidim, bu ülkenin her krizden sonra ciddi büyümeler kaydederek çıkması. Ama bu seferki ekonomik kriz uzun bir L şeklinde olacak gibi duruyor ve ekonomistlerin bahsettiği global ekonomideki Japon stili yavaş veya sıfır büyümenin olası olduğu bir dönemde, Türkiye’nin önlem alması ve bunları acilen gerçekleştirmesi gerekiyor. Netekim, kaybedilen hergün, işini ve huzurunu kaybeden bir kişi / bir aile daha demek..